TÜRKİYE YUNANİSTAN GERİLİMİ
19 Mayıs 2026, Salı 21:43
Türkiye ile Yunanistan arasında yıllardır düşük yoğunluklu şekilde devam eden gerilim, son dönemde yeniden yükselişe geçmiş durumda. Bunun en güncel örneklerinden biri ise Türkiye’nin tarihindeki en büyük askeri tatbikatlardan biri olan Efes 2026 oldu. Tatbikatın, Yunan adalarından çıplak gözle izlenebilecek ölçekte gerçekleştirilmesi elbette tesadüf değil.
Peki bu gösterinin arkasında ne var?
Bazı yorumcular, iki ülke yönetiminin de iç politikada milliyetçi duyguları mobilize etmek adına bu gerilimi bilinçli şekilde diri tuttuğunu savunuyor. Seçim dönemlerinde dış politika krizlerinin iç siyasette bir araç olarak kullanılması yeni bir durum değil. Ancak mevcut tabloyu yalnızca seçim hesaplarına indirgemek oldukça yüzeysel bir yaklaşım olur.
Asıl mesele, Ege’de yıllardır çözülemeyen yapısal sorunlar. Türkiye’nin en sık dile getirdiği başlıklardan biri, bazı Yunan adalarının uluslararası anlaşmalarla belirlenen statülerine rağmen fiilen farklı bir pozisyona taşınması. Ankara, özellikle adaların silahlandırılması konusunda ciddi itirazlar ortaya koyuyor ve bunu güvenlik tehdidi olarak değerlendiriyor.
Bu noktada temel soru şu: Türkiye, kendi güvenlik kaygılarını görmezden gelip sessiz mi kalmalı, yoksa caydırıcı gücünü ortaya koyarak karşı tarafa net mesaj mı vermeli?
Efes 2026 gibi büyük ölçekli tatbikatlar tam da bu nedenle yalnızca askeri faaliyet değil, aynı zamanda stratejik iletişim araçlarıdır. Mesaj nettir: Türkiye sahadaki kapasitesini, savunma sanayii gücünü ve operasyonel hazırlığını göstermek istiyor.
Yunan basınında ise dikkat çekici bir tedirginlik hâkim. Türkiye’nin askeri kapasitesine dair kaygılar açık şekilde görülüyor. Bunun yanında, her iki tarafta da tansiyonu gereksiz şekilde yükselten, savaşı romantize eden kesimler mevcut. Oysa gerçekçi olmak gerekir: Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanacak olası bir sıcak çatışmanın kazananı olmaz.
Evet, askeri dengeler bakımından Türkiye’nin ciddi bir üstünlüğü olduğu sıkça dile getiriliyor. Ancak modern savaşların yalnızca cephede değil, ekonomide, enerjide, lojistikte ve toplum psikolojisinde de yürütüldüğü unutulmamalı. Zaten ekonomik baskılar altında yaşayan toplumlar için savaş ekonomisi, her iki taraf açısından da ağır sonuçlar doğurur.
Tam da bu nedenle bugün yapılan şey, savaşa hazırlanmak değil; savaşı mümkün olduğunca uzak tutacak caydırıcılığı tesis etmektir. Büyük tatbikatlar, yeni savunma sistemleri, yerli silah projeleri ve askeri modernizasyon hamleleri bu stratejinin parçalarıdır.
Hiç kimse savaş istemez. Türkiye’nin de tarihsel refleksi saldırganlık değil, gerektiğinde güçlü savunma ortaya koymaktır. Ancak konu vatan savunmasına geldiğinde bu milletin göstereceği kararlılık da tartışma konusu değildir.
Dileğimiz nettir: Diplomasi kazansın, akıl galip gelsin ve bölgede yeni bir kriz yaşanmasın. Fakat barışı korumanın yolu da çoğu zaman güçlü olmaktan geçer.

Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum